Zevosis

Incendies (2010) “İçimdeki Yangın – Film Analizi”

Incendies (2010) “İçimdeki Yangın – Film Analizi”

Hayatta bir çok gerçek vardır hele ki yaşamlarının merkezinde savaş olan insanların hayatı acı gerçeklerle bezenmiştir. Tecavüzler, ölümler, işkencelerden bahsediyorum. Savaşta ne iyi taraf vardır ne de kötü taraf vardır. Milliyetçilik ve din gibi iki soyut kelimenin insanlardan neleri götürdüğünü çok keskin bir şekilde anlatan Incendies, 2009 yılı Kanada yapımı, Denis Villeneuve’nin yönetmenliğini yapıyor.

Incendies (2010) İçimdeki Yangın Filim Analizi

Bir hayatın olasılıklarını düşünün, gözünüzden geçirin. Neler yaşayabilirsiniz, neler yapabilirsiniz? Bu iki sorunun cevabı limitlidir ama bu dünyada 6 milyar insan var ve bir bu kadar farklı yaşam var. Yaşamış insanların hayatlarını düşünün; hepsi ayrı birer hikaye. İşte İncendies bambaşka bir hayatın, bu sonsuzluktan cımbızla çekilerek senaryolaşmış halidir.

Film Radiohead’in “You and Whose Army”  şarkısıyla başlayarak savaş karşısındaki konumunu belli ediyor ve tüm film boyunca bunu yüreğinizin bir kenarında hissediyorsunuz. Noter, ölüm döşeğindeki Nawal Marwan’ın vasiyetini okur. Karşısında Nawal Marwan’ın ikiz çocuğu bulunmaktadır. Biri kız birisi erkek olan ikiz kardeşlere mallar ve paralar eşit olarak dağıtılmıştır. Fakat annenin bir isteği daha var o da çocukları tarafından geçmişinin araştırılıp öğrenilmesi.

 

Bunun için kızı, annesinin geçmişini araştırmak için annesine ait tek fotoğrafla Lübnan’a gider ve oradan itibaren film başlar. Lübnan’a giden kızı, annesinin fotoğrafının hapiste çekildiğini öğrenir ve araştırmaya başlar. “Annesi kimdir, neden hapishaneye düşmüştür, neler yaşamıştır, ailesi kimdir?” gibi sorular cevap buldukça annesinin geçmişi ortaya çıkar ve kutunun içinden tüylerinizi diken diken edecek şeyler ortaya saçılır. Kurgu olarak bir 1970’lerdeki Lübnan’a, bir 2009’daki Lübnan’a gideriz.

 

Hayali şehirler vardır isim olarak ama gerçek olduklarınızı biliriz. Lübnan’da Hıristiyanların ve Müslümanların yaptığı çatışmaların; milliyetçilik ve din eksenli bir savaşın nasıl insanlar yarattığını görürüz. Milliyetçilik ve din kavramlarının insanların beyinlerini ve duygularını nasıl durduğuna şahit oluruz. Film aktıkça insanlığımızdan, dünyamızdan utanırız. Lanet okuyup, küfürler savururuz. 

 

Filmin inanılmaz sahneleri var. Bazı sahnelerde “hayır bu olmasın” diyerek filme yalvarıyorsunuz ama oluyor. Filmin suçu yok, insanlık yapıyor bunu. İnsanoğlunun ne kadar iğrenç olabileceğine ve kendi elleriyle yozlaştırdığı bu hayatın içerisinde ne denli yitik bir vicdana sahip olabileceğine tanık oluyorsunuz. İki saatten uzun bir süre boyunca gördüklerinize inanacaksınız ve sahnelerin sonunda insan olmanın utancını yaşayacaksınız. Kısacası Incendies bu hayatta izlemeniz gereken 5 film varsa bu listenin en başında geliyor. Çok sert, çok acımasızca çekilmiş bu filmin sonundaki demir gülleyi yutamıyorsunuz. Filmin sonunda sizi spatulayla koltuğunuzdan kaldıracaklar ve günlerce kendinize gelemeyeceksiniz.

 

Naval Marvan’ın hikayesi…Üzerine Ortadoğu gerçeği…Yetmediği gibi ek olarak D. Villeneuve vuruculuğu…İzlenesi, izlettirilesi ancak peşinen sindiriminin de zor belki imkansız olduğu konusunda bilgilendirilesi yapımdır.

 

Incendies (2010) İçimdeki Yangın Detay

  •   Gerçeklerle yüzleşmeyi seviyor musunuz? Bir deneyin bakalım, belki de bu sorunun yanıtını biraz erken vermişsinizdir.
  •   Ortadoğu nedir diye bilgilendirir. Çok bilgilendirir, belki de aşırı bilgilendirir.
  •   Şansız olduğunuzu, uzay boşluğundan bir göktaşı atmosferi aşıp küre-i arza duhul etse başıma düşer diye mızmızlanıyor musunuz? Bir bakınız, tadınız fikriniz değişebilir. Şanssızlık , kötü tesadüf kavramlarınıza yeni boyutlar katınız.
  •   Bugün çok güldüm, kesin başıma bir şey gelecek, bari ağlatacak bir şeyler bulup kompanse edeyim diyen kurşun dökengillerden kalma bir düşünceniz varsa işinizi görebilir.
  •  D. Villeneuve çarpıcılığının vuruculuğunun ulaştığı akıllara zarar boyutu tecrübe ediniz.
  •  Savaş ve Barış… Lev Tolstoy eserine bir de buradan bakınız… Savaş nedir? Barış nedir?
  •   Lal olsun dillerin söyleme ya da; garip bülbül gibi ahu zar etme… ya da “söz gümüşse sükut altındır.” deyip iyi seyirler diliyoruz…

 

Incendies (2010) İçimdeki Yangın Sık Sorulan Sorular


Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” diyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

Not : Anlatımda biraz da olsa “old boy” dan bahsedilmiştir. Eğer filmi izlemediyseniz izledikten sonra okumanız tavsiye edilir.

İncendies

Dennis Villeneuve

Boğaza takılıp takılan, hasbelkader mideye indirilmesi başarılırsa bu kez de üzerinize tır konmuş gibi hissettiren, içe oturan filmdir İncendies.

Başlamadan, acıyı, kederi, kanı, gözyaşını, trajediyi, insanlık ayıbını anlatan, güzel anlatan, sadece anlatan yorum yapmayan, çıplak gözle ve tarafsız bakan, bu “başarılı” ( güzel de diyemiyor ki insan) yapımı iki başlık altında sınıflandırmakta fayda var. Çünkü direkt kombine, klasik bir anlatıma gidilse iki temel başarıdan, verilmek istenenden biri geri planda kalacaktır. Peki nedir bu iki temel “başarılı” anlatım?

 

Birincisi , hadi tamam “Old Boy”umsu hikayesi.. Ayrı konuşulmalıdır. Bu noktada hemen bir not; hikaye benzerliği açısından bu filmle Old Boy’u bir tutan yorum sahiplerini  tümevarım ve genelleme ustalığında açtıkları çığırdan dolayı kutluyorum. İyi ki varsınız…

İkincisi “Ortadoğu”yu, acısını, insanını, coğrafyasını, sertliğini, acımasızlığını anlatım başarısı… Acıyı anlatmak da başarı mıdır diye soranları da, “kazanmak neye yarar ki kaybeden olduğunda” diyen üstad Candan Erçetin’e havale ediyorum. Bu paradoks bir durum “kimsenin suçu değil ki” ,  sanat sadece sevinci, neşeyi, aksiyonu anlatmıyor sonuçta.

Hikayenin içeriğinden başlanacak olursa (ilk başlık);

 

Naval Marvan’ınki hayatsa benim ki ne, dedirtir bu hikaye. Gerçek olamaz , hayır hayır , dur bakalım bu kadarı da izleyiciye ayıp, abartıp kabartmışlar denilen öykünün yaşamınızı sürdürdüğünüz galakside gerçekleşmiş, mermer gibi belki, sert ve gerçek, somut olduğunu öğrendiğiniz de (filmi izlemeden önce bilmiyorsanız) Neval Marvan’ın kızı rolündeki Jeanne’nin filmin sonunda attığı o bütün kıl köklerini yerinden fırlatan çığlığın boyutunun ne kadar derin  olduğunu anlıyor , bir çığlık daha atılsa hatta birçok çığlık atılsa benzeri gibi, belki bir nebze yeteri bir tepki olurdu diyorsunuz. Naval marvan’ın “beni yüzüm toprağa, sırtım göğe dönük defnedin” diyen vasiyetini idrak ediyor, derinden, sineden öyle bir “ah Naval Marvan” çekiyorsunuz ki… Ah Naval, sen susup küsmeyeceksin de, sen galaksilere, everenlere sırt çevirmeyeceksin de kim darılacak “yaşam”a, kim bırakacak varolmayı, vazgeçecek bu “hayat”tan…

Lübnan’da “aşk”ını gözünün önünde senden söküp çıkardıkları andan, ikizlerin için her şeye rağmen her şeyi bir kenara atıp yine yeni yeniden başladığın Kanada’da, o kahreden havuz sahnesindeki farkettiklerine,  “aşk olmayan, sevgi olmayan” yaşantın nasıl hem bu kadar acımasız sürdü hem de bu kadar acımasız tesadüflere maruz kaldı? Dünya neden senin sırtında, gök kubbeyi Atlas’tan sonra senin omuzuna  mı yıktılar?..

 

Böylesi bir senaryoda duygudurum belirtilmeden hikayeyi sıradan bir anlatımla yazmak ne mümkün?  Yine de deneyelim bakalım..

Öncelikle sonda söyleyeceğimi ilk söylemeliyim. Naval Marvan, farkettiği “keşke olmasaydım” dedirten gerçeği neden saklama yoluna girmedi? Çocuklarını bu kadar seven, ilk oğlu ( ve malum dilim varmıyor, şarkı söyleyen kadının tecavüzcüsü) Nihat için ölümden dönen, ikizleri için yaşadığı her şeye rağmen başka ülkeye gidip yeni bir yaşam kuran , çocuklarını bu kadar seven Naval Marvan,  neden bu ( kelimeler kifayetsiz ve cümleler bazı anlamlara gelmiyor ama biz  “dayanılmaz” diyelim) dayanılmaz gerçeği kendisiyle mezara götürme yolunu seçmiyor? Burasını anlamak, anlamaya çalışmak, doğru bir yaklaşım sergilemek  zor. Bilinmiyor… Bazen susmak en büyük çığlıktır, en derin isyandır; konuşmaktansa, anlatmaktansa dillerin lal olması ama ebediyen ve hiçbir alternatif yol aranmaksızın dilin kilitlenmesi efdaldir diye temalayan bir filmde bu paradoks bir türlü içe sinmiyor.

 

Odipus kompleksine atıfta bulunup Freud üzerinden bir açıklamaya girişmenin de bu hikaye için uygun, oturan bir yaklaşım olduğunu söyleyemeyiz ayrıca. Odipus kompleksindeki yaklaşım, bu trajik ve eşyanın tabiatına aykırı evrende bir görülecek tesadüfi  durumla uyuşmuyor çünkü hem nihat anne-babasını  tanımadan büyümüştür, hem de sonuçta önceden belirtildiği gibi her şey kahreden bir tesadüf sonucu gelişiyor. Ortada babasını kıskanıp anneyi ele geçirmek isteyen veled hipotezinin oldukça uzağında cerayan eden bir olay var.

 

Bunların dışında hikayenin vurucu ve tabi kahredici, yakıcı bir içeriğe sahip olduğunu belirtmek haricinde çok da yazılacak bir şey yok.  Kurgusal olarak anlatım tarzı da başarılı. Son sahneye kadar, “bir artı bir bir eder mi” denen yere kadar net bir çözüme götürmemesi izleyiciyi, saklaması gerçeği filmden kopmayı engelliyor  merakı hep en üst seviyede tutuyor. Belki de bu dozda bir acı, bu derece bir dram, trajedi anlatan film ancak bu şekilde izlenmeye devam ediliyor. Kesinlikle başarılı.

İkincisi, Ortadoğu coğrafyasını, sosyolojisini, iç savaşını tüm çıplaklığı ile ve tarafsız anlatma başarısı. Gerçekten takdir edilmeden geçilemeyecek görsel açılarla on ikiden vuran sessiz sahneler. Sadece görüntü, belki birkaç natürel hiç el değmeden, çekilen sahnenin mekanındaki birkaç tını haricinde sadece görsel anlatımlarla yapılan çekimler oldukça etkileyici.

 

Ah Ortadoğu…

Kabil’in Habil’i öldürmesinden, Firavunlar’ın Musa ve kavmine yaptıkları zulümden günümüze, Osmanlı’dan sonrasına kadar hemen her metrekare toprağından kan,gözyaşı, acı, dram eksik olmayan Ortadoğu… Bu hikaye zaten ancak buradan çıkardı, Lübnan iç savaşı zamanında yazılırdı. İlk sahnede, Radiohead’ın “you and whose army” şarkısı ile verilen derin ve ağır hava coğrafyanın adını zaten veriyor,  izleyiciye oldukça açık sözlü bir yaklaşım sergilemesi, neye bulaştığını anlatması açsından, eyvallah abi dedirten şarkı.  Sonrasında  Neval’in  “aşk olmayacak”  hikayesinin sahnesi, birlikte kaçmaya çalıştığı garibim göçmenin namus bekçileri tarafından öldürülmesi. Anneannesinin acının ansiklopedisini yazmış yüz hatları… İşte bunlar hep “tamam mı devam mı” çıkışları yönetmen tarafından, “daha baştan böyle girdik bak sonra üzerler seni” uyarıları.. Heyhat ki, bazen acı oluyor güzel filmler ve sahne doğallığı, orijinalliği, middleeast toplumsal  yaşantısını çözmüş , dersine iyi çalışmış bir yönetmen var deyip yola devam ediyorsunuz, daha fazla üzüleceğinizi bilerek farkederek.

 

İlk sahne mutlaka belirtilmelidir. Radiohead, you and whose army eşliğinde Nihat’ın kaldığı yetimhaneyi basan Müslüman mültecilerin Nihat’ın saçlarını traş makinesi ile keserkenki sahne “well come to hell” sahnesidir,”Burası Ortadoğu burdan çıkış yok” tezehuratıdır. Nitekim Kanada’ya gidilse bile, yok işte çıkış.Ortadoğu sert, Ortadoğu acımasız, Ortadoğu unutmaz…

Üstelik Ortadoğu kendi kadim hukukunu, örfünü, geleneğini barındırır. Bu hukuk-örf-gelenek o kadar büyük bir kıskaça sahiptir ki, ne din dinler, ne dil dinler, ne medeniyet dinler. Hristiyan da, Müslüman da, Yahudi de bu kıskacın uçlarında sıkışıp kalmıştır. Ortadoğulu sevdiği ile kaçarken töre cinayetine kurban gider; Ortadoğulu gayrimeşru ilişkinin hesabını kuşaklar boyu verir (Jeanne’nin annesinin köyünden kovulması), Ortadoğulu’nun kaderi coğrafyasının kaderidir.

Zaten D. Villeneuve da anlatırken hikayesini iç savaşı dibine kadar verirken bile dil-din dinlememiş, Hristiyan Neval’i Müslümanların safına iterken “barış olsun da dinin ne önemi var” dedirtmiştir. Bir Hristiyanlara giydirmiştir bir Müslümanlara giydirmiştir. Bunu da Cranberries’in Zombi şarkısının Klibi ve sözlerinde olduğu gibi zorlama değil, özenilesi bir tarafsızlıkla yapmıştır.

 

En belirgin, en çarpıcı, ki belki de hikayeden de ön planda olan minübüs sahnesi bu tarafsızlığın bu güzel bakış açısının en güzel en etkilyeci ve tabi en acı ispatıdır.

Müslümanlara ait minübüse binmek için Neval’in Müslüman görünmeye çalışması; minübüs Hristiyan milliyetçilerce durdurulup tarandıktan sonra tam yakılacakken Neval’in  haç çıkartıp “ene mesihi” (ben Hristiyanım) diye bağırması sonrasında  yanındaki Müslüman annenin çocuğunu kendi çocuğum diyerek kurtarmaya çalışırken o minicik kız çocuğunun  Neval’in ellerinin arasından kayıp yanan minübüse doğru “ümmi ümmi” (anne anne) diye koşarken vurulduğu   “o bitiren an”… Şahid olduklarından sonra  kendi Hristiyan olduğu halde Müslümanlar’la iş birliği yapıp o kız çocuğunu öldüren Hristiyan milliyetçilerin tişörtünde resmi olan parti başkanını gözü kırpmadan öldüren, 15 senelik işkence dolu  dayanılmaz esarete maruz kalan Neval… Din mi dediniz, mesele insanlık aşamasında, dine daha gelmedik…

 

Yıkık dökük beton-taş evlerin binaların tepesinden göğe yükselen siyah dumanlar, çocuklara ateş eden keskin nişancılar  , insanın insana ademoğlu soyu boyunca yaptığı en utanılası en katlanılmaz şey olan işkenceler, gözyaşları, kan… Benzeri birçok sahne ile İncendiens akıldan çıkması, unutulması pek kolay olamayan bir yapımdır.

Incendies (2010) İçimdeki Yangın Tanıtım Videosu

Ayrıntılar

  • “Fikirler savunucusu olmazsa ölür “ diyen Neval’in kuzeni, adamımsın, repliğin kulağımıza küpedir.
  •  “Mesele barışsa din teferruattır”  deyip Müslümanlar’la anlaşan Hristiyan Neval insanlık manifestosunun ta kendisidir.
  •   İki mükemmel göndermeli sahne; ilki Neval’in hapiste doğum yaptığı sahneden hemen sonra doğurduğu ikizlerden birinin araçla tünelden çıktığı sahneye geçiş, ana rahminden çıkış imgelemi; ikincisi ikizlerin Neval’in hapiste doğumuna yardım eden ebeyi ziyaret etmelerinden  hemen sonraki beraber havuzda yüzdükleri sahne, aynı amnionda beraber yüzen ikizler, ana rahminde aynı kesedeki ikizler göndermesi.. oldukça güzel
  •  Ancak ikizlerin cinsiyeti farklı olduğu için, çift yumurta ikizleridirler ve aynı rahimde farklı keseler içindedir, belki abartılı bir eleştiri sunulabilir.
  •   Ebeyi ziyaret ettikleri sahne… aslında hapiste doğan  çocukların kendileri olduğunun anlaşıldığı sahnedir fakat ısrarla ebe arapça çoğul olarak “evet on(lar)ı ben doğurdum” demesine rağmen kimse bunun üzerine gitmiyor, “nasıl yani, tek değil çoğul bir gebelik miydi, yani ikiz, yani…aman Allah’ım biz mi doğduk?” diye soran yok.. Sahne muallak bitiyor sonrasında hapiste doğanların kendileri olduğunu anlayan çocuklar sahnesi..Biraz kopuk olmuş.  Anlaşılabilir verilebilirdi.
  • Ve tabi çığlık sahnesi.  Çok mu çalışılmış, spontan mıydı, yönetmen gaz olayını abarttı mı, bilinmez lakin “ne yaptın be ablam, zaten bittik şurda izlerken öldürücü trajediyi  ” demeden edemedim.  Hani “çığlık” tablosu hayat bulsa çıkacak ses işte bu sestir.
  •  Şarkı söyleyen kadının Arapça nakaratı, “uyu uyu kızım, meraklanma, yaslan bana” ninni tarzında oldukça vurucu bestesi olan  etkileyci, çok etkileyici bir şarkı.
  • Ortadoğu’nun acımasızlığını, trajedisini, coğrafyasını, sosyal yapısını bir Kanadalı yönetmen nasıl bu kadar içselleştirerek veriyor… Sanat evrenseldir. Aynı duyguyu Kim Ki duk’un en güzel filmlerinden  3 Iron’u izlerken çalan Arapça şarkıyı (Natasha Atlas) dinlerken de hissetmiştim. Korece film ve bu filmin başından sonuna çalan Arapça şarkı.. Bu evrensel dil sevilmeyecek gibi değil.
  •  İşkenceye değinmeden bitiremeyeceğim. Olric, insan insana bunu nasıl yapar? Prisoners’te de işkenceye bir gönderme vardı zaten. Ayrı bir konu ama, D. Villeneuve bu konuda hassas belli. Çabalıyor. 
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ